Yaşanan fakat sözle anlatılamayan varlığı anlamak mümkün müdür? Çünkü anlamak için kavramlara gereksinim vardır ve kavramlar da sözlerle aktarılır. Gerçek anlamda anlamak katılımla olur. Gözlem yaparak da anlarız fakat o analitik (ayırımcı) anlama şeklidir. Yani, diyalektik (ikilemli) mantık kullanılarak anlama metodudur. Bu tür anlama insanı yüceltmez. Onun benliğinde değişiklik yapmaz. Gerek Nasreddin Hoca bilgeliğinde, gerekse uzak doğu Zen öğretilerinde en önemli yaklaşım hayata ve olaylara seyirci kalmaktan çok katılmaktır.
Oysaki “katılımcı-anlama” metodunda kavramlar kesin çizgilerle ayrılmış değillerdir. Her kavram bütünün bir parçasıdır ve karşıtı ile iç-içe geçmiş durumdadır. Katılımcı anlamanın metodu sentetiktir (bütüncüldür), Sentetik anlama metodu tamamen öznel olup her şahsın kendi kapasitesi ve yeteneği oranında olur. Herkesin katılabilme ve olayları yorumlama kapasitesi farklıdır. Bu bakımdan herkesin anlama düzeyi de farklı olmaktadır. Tam olarak anlayabilmek için 3 farklı düzeyde gelişmiş olmak gerekir.
Birinci düzey, BİLGİ düzeyidir. Anlayabilmek için öncelikle bilgi sahibi olmak gerekir. Bilgi dıştan elde edilir ve gözleme dayanır. Okulda öğrendiklerimiz, ailemizin bize öğrettikleri ve genel olarak hayatta okuyup veya dinleyip öğrendiklerimiz gözlemleyerek elde ettiğimiz bilgi sınıfına girer. Bilginin getirdiği anlayış akıl ve diyalektik mantık yardımıyla olur. Bu tür anlayış sahibi insanlara sürekli her yerde rastlıyoruz. Örneğin, tıp doktoru bize bir tedavi metodu önerdiği vakit bilgisine dayanır ve daha önce benzer haller gözlemlediği için bize de uygun bir tedavi olacağını düşünür. Onun anlayışı bilgi düzeyindedir.
İkinci düzey SEZGİ düzeyidir. Bu düzeyde anlayış içten gelir ve katılımcı olmayı gerektirir. Sezgisel anlayışta hisler ve duygular büyük rol oynar. Bu tür anlayış için akıl ve mantık gerekli değildir. Hatta hiç mantığa gerek yoktur. İnsan sezgisel olarak bir anlayışa varır ama bu sezgileri sözle ifade etmek mümkündür. Bu anlayışa sahibi insanlara örnek olarak fal bakan insanları verebiliriz. Onlar sezgisel olarak size birtakım olayları veya durumları aktarırlar. Geçmişten ve çoğunlukla gelecekten söz ederler. Çünkü gelecek henüz gelmemiştir. Bu bakımdan sezgilerinin doğru olup olmadığını da anında tespit etmek mümkün değildir. Sadece sezgi ile gelen anlayış da yeterli olamaz
Üçüncü anlayış düzeyi FARKINDALIK sayesinde oluşur. Bu tür anlayış ani ve kapsayıcı olur. Yani dıştan gelmez. Sezgi gibi içten gelir fakat sözle ifade edilemez. Sözler bu anlayışı aktarmakta yetersiz kalır. Çünkü bu anlayışta nesne değil özne önem kazanmaktadır. Öznenin ise düşünmeye gereksinimi yoktur. Fakat düşüncesiz bir farkındalık da sadece etki-tepki mekanizmasını çalıştırmaktan ileri gidemez.
Bu tür ilk iki anlayışı içerdiği gibi fazladan farkında lığı da kapsar. Bu durumda hem bilgi hem de sezgi vardır. Fazladan da olayı anında kavrayıp gerekli çareyi veya tedbiri almak da vardır. O anda katılımcı olarak gerekli davranış tarzını uygulayan kimse hem etki-tepki mekanizmasını çalıştırmış olur hem de anında etki-tepki mekanizmasının dışına çıkmayı bilir. Olaya çok hızlı tepki verişi etki-tepki mekanizması içinde olduğu intibaını verir. Oysaki anında o oyunu terk etmesini de çok iyi bilir. İşte ileri düzeyde FARKINDALIK budur. Yani, olayın akışına kendini kaptırmamak ve olayın gerisinde yatan nedeni anında görüp, oyunu terk etmek.. Buna “bağlantısız olmak” da diyebiliriz. Bilge kişilerin en önemli özellikleri bağlantısız olmaları ve olaylara üstten, tarafsız olarak bakabilmeleridir. Tarafsız olmak, tümüyle liberal olmak demek değildir. Tarafsız kişinin görüşü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” değildir. Tarafsız kişi “taraftar” değildir. Yani, bir konuya veya bir görüşe fanatik olarak bağlı değildir ve hiçbir ideolojinin savunucusu da değildir. O sadece bütünün hayrını düşünür ve bütünün hayrına olanların aynı zamanda kendi hayrına da olacaklarını bilir. (Kaynak: Vikipedi Özgür Ansiklopedi)
Farkındalık; öncelikle bilgi sahibi olup anlayış ve katılımcı olduğumuzda, sezgisel anlayış his ve duygularımızla harekete geçer.Sezgi gibi içten gelir ancak sözle ifade edilemez.Karşımıza çıkan her güzellik içinde bir yenilik keşfetmek hayatımıza renk katacaktır. Yaşamımızın renklenmesi kullandığımız sözcüklerin içindeki sevgide gizli. Önemli olan; sarf ettiğimiz sözcüklerle kendimize yaklaşarak içimizdeki güzellikleri keşfederek etrafımızla paylaşmamızdır.
Kendimizi kucakladığımızda, kendimizi sevmeye başladığımızda, etrafımızda yaşamımızı cehenneme çeviren olumsuzlukları gördüğümüzde, geçmişte bizi üzen olayları anladığımızda, geçmişte neye ihtiyacımız olduğunu gördüğümüzde, sevdiklerimizin hatalarını bağışladığımızda kendimizi affettiğimizde, içimizdeki pırlantayı çıkartarak onu parlatmayı, hayallerimize ve mutluluk verecek hedefleri belirleyebiliriz.
Kullandığımız sözcüklerin önemi büyüsü bu noktada önem kazanmaktadır. Her sabah kalktığımızda aynaya baktığımızda gülümsememiz, karşılaştığımız kişilere gülümsemeyi ve onların gülümseyerek karşılık vermesiyle büyür… Yüreğimizdeki sevgi ile söylenmiş her sözcük bize daha büyük bir sevgi ile geri döner. Bu nedenle kendi içimize yönelerek kendimizde keşfettiğimiz her güzelliğimiz etrafımıza yaydığımız ışığı büyütür. Yapabileceklerimize, hedeflerimize, sevgiye, mutluluğa, başarıya odaklanmayı, kimsenin kendimizi kötü hissetmemize neden olamayacağını, direksiyona geçebileceğini, kendini yaşamaya başlayabileceğini ve sen artık beynini duygularını yönetebileceğini fark ediyorsun, KISACASI KENDİNİN FARKINA VARIYORSUN…
